Gökhan's profileஐ๑göкнαиPhotosBlogListsMore Tools Help

ஐ๑göкнαи

Hayat dediğin şey güzel şeyleri beklerken arada geçen zamandır...

Windows Media Player

.

Yaşadığın her saniye, baktığın hissettiğin her an, sana ait bir renkle boyanır hayatın içinde. Hiçbir zaman çıkmayan,solmayan... Free Hit Counter
Free CounterImage Hosted by ImageShack.us

 
http://www.myheritage.com

Bu dünyaya istediğimiz gibi gelmedik, bu dünyadan istediğimiz gibi gidemeyiz.

Gökhan Genç

Occupation
Location
Interests
● ∂üşüи∂üğüиüz,
● ѕöуℓємєк ιѕтє∂ιğιиιz,
● ѕöуℓє∂ιğιиιzι ѕαи∂ιğιиιz,
● ѕöуℓє∂ιğιиιz,
● кαяşιиιz∂αкιиιи ∂υумαк ιѕтє∂ιğι,
● ∂υу∂υğυ,
● αиℓαмαк ιѕтє∂ιğι,
● αиℓα∂ιğι...
αяαѕιи∂α fαякℓαя ναя∂ιя;
∂σℓαуιѕιуℓα ιиѕαиℓαяιи вιявιяιиι уαиℓιş αиℓαмαѕι ιçιи єи αz 9 ιнтιмαℓ ναя

JACKASS

MTV Amerika'da pazar aksamları yayınlanan ve tüm ülke gencliğini kendisine bağımlı bırakan program.Jackass herbiri birbirinden çılgın ve psikopat olan,mazohişt ve bir o kadar da deli çocuklardan oluşan ,iğrençlikler silsilesinin liderliğini Johnny Knoxville'in yaptığı,Bam Margera,Steve-o,Dave England ,Jason "Wee man" Acuna,Chris Pontius,Preston Lacy,Ryan Dunn,Ehren Mcghehey ve Brandon Dicamillo'dan oluşan bir gruptur.Jackass’te bu grubun az önce saydığımız elemanlarının akıllara durgunluk verecek türden oyunlarını ve kaba şakalarını izleyebilirsiniz.
Dizinin iki sinema versiyonu bulunmaktadır: Jackass:The Movie (2002) , Jackass Number Two :The Movie (2007)ve Jackass 2 nin kamera arkası görüntüleri Jackass 2,5(2007)
 
Johnny Knoxville
 
Asıl adının Philip John Clapp oldugunu bildigimiz Johnny, Tennessee,Knoxvillle de doğmuş ve çocukluğunu burada geçirmiştir.18 yaşında California'ya taşınmış.Amacı The American Academy Of Dramatic Arts'a gitmek ise de,bi şekilde Texas'lı kapı komşusu Melanie'yle tanışıp,Las Vegas,Nevada'da evlenmiş ve şu anda 6 yaşındaki göğsünde adı yazmakta olan Madison isimli kızına sahip olmuş.Bu arada yine çılgınlıkları prim yapmaya devam etmiş ve geçimini bu yolla sağlamış.Sonra 1997'de Big Brother dergisinin editörü Jeff Tremaine'e denemeleri ve tecrübelerinden bahsedip,bununla ilgili bir program yapmak istedigini söylemiş.
Tremaine'de onu işe alıp,yaptıklarını videoya kaydetmesini istemiş.Böylece kısa sürede yaptığı işle kült olup Mtv ve Comedy Central arasında kapışılmış.Ayrıca bu arada Saturday Night Live!da davet edilmiş.O sırada Jackass fikrini Johnny,Jeff Tremaine ve Spike Jonze final makasını atıp Mtv'ye götürmüşler ve satmışlar ki o noktada bu grubun içine Big Brother dergisinden Skateboarding Pranksters Bam Margera, Brandon Dicamillo ve Ryan Dunn,sonraları da Jason 'wee man' Acuna, Dave England, Ehren Mcghegan, Steve-o, Preston Lacy ve Chris Pontius da dahil olmuş.
 
Tam anlamıyla bir mazoşist. Grubun lideri. Aklınıza gelebilecek her türlü çılgınlığı yapar ve bunu yaparken de hiç çekinmez. Diğerleri acı çekerken onun o aradan kaçan meşhur bir kahkahası vardır.Bir ayı ile boks yapmaktan, üzerine et bağlanmış iken 3 adet alman kurt köpeği tarafından besin tabağı olmaktan, arılardan iç çamaşırı yapmaktan,memelerini yavru timsahlara ısırtmaktan korkmayıp bundan zevk alan,umumi bir tuvalet kabinini bir çöp kamyonuna yerleştirip kendisi de içindeyken baş aşağı çevirtip bok banyosu yapan,plastik mermi ile dolu bir tüfekten karnına ateş ettiren,kocaman bir Boa yılanının olduğu top dolu bir havuza girmekten çekinmeyen ve başına gelen o kadar acı verici olaydan sonra bile pis pis gülmesiyle psikopat bir ruh olduğunu belli eden ve benim de kendisine bayıldığım insandır kendileri.
Ayrıca Coyota Ugly,Life Without Dick,Big Trouble,Men İn Black 2 gibi filmlerde de ufak roller almıştır.
 
img525/1349/jackass2prem12au9.jpgimg378/9982/johnnyknoxvillepandatp6.jpgimg525/643/johnnyknoxvillenarrowwely8.jpgimg378/7034/johnnyknoxvilleinjackassu9.jpg
 
Bam Margera

 

asıl adı  brandon cole margera olan, 28 eylül 1979 pennsylvania doğumlu Kaykaycı; aslında çok göz önünde olsa da bişi yaptığı yok. Tek işi arkadaşlarına ve ailesine acı çektirmek. Yüzünden piçlik damlayan bir arkadaşımız. Dünya üzerindeki tek sunrooflu Lamborghini Gallardo'ya sahip olduğunu söyleyen insan.Adam eline testere alıp otomobilin tavanının bir bolümünü kesmişti bu sıfatı almak için.Özellikle ailesine yaptığı jackassliklerle meşhurdur.Bahçede bir çukur açıp üstünü kamufle etmiş; sonra pişmiş kelle gibi sırıtarak babasının çimleri biçerken içine düşüşünü büyük zevkle izlemiştir,uyumakta olan babasının poposuna yumruk atan,gece annesi ve babası yattığı sırada odalarında havai fişek patlatan,babası tuvalette büyük abdestini yapıp gazete okurken tuvalete girip gazeteyi ve babasının üstünü parçalayan,annesine küfür ettirip bunu kaydetmek için evin mutfağına timsah sokan,götüne çük şeklinde kızgın damga ile şekil yaptıran sonra çok iyi bok yemiş gibi gidip annesine gösteren,arkadaşını uyandırmak için sıcak mum kullanan,babasını uyandırmak için çöp kamyonu kiralayıp koca bir damper çöpü pencereden içeri babasının kafasına hatta tüm odasına bocalayan psikopat bir kişidir.O kadar iğrençlik yapmasına rağmen yılanlardan çok fena korkmaktadır.
 
Steve-o



Grubun kendini kasınca kusabilen elemanı. Knoxville'dan farkı yok aslında, gözlerine sülük yapıştırması bir numaramdır.japon balığı yutup kusan, solucanı burnundan sokup ağzından çıkaran, kafasına deniz anası geçirip sonra zehirlenmemek için kafasından aşağı daha önceden bir kaba doldurduğu çişini döken,kıçına gercek dart oklari attiran, haslanmis fare ve kizartilmis sincap yiyen,kicina tavuk eti yerlestirip ordan timsahlara veren,sırtına kandi suratının dövmesini yaptıran,donmuş göl üstünde balerin kıyafetiyle buz pateni yapan,yanağına baltık oltası takıp okyanusa atlayan,9 metrelk köpekbalıklarının olduğu okyasuna donuna karides doldurup atlıyan,götüne bira doldurup daha sonra bunu pompa ile başka arkadaşına çıkarttıran,dünya üzerinde hiçbir insanın yapmak istemeyeceği iğrençlikleri yapan mazohişt bir ruha sahip olan Jackass'in en deli elemanıdır.Ayrıca o çılgın kahkalarına hayranım.
 
Dave England



Grubun en iğrenç elemanı! Bilumum rezillik, iğrençlik bu adamda. Yapamayacağı iğrençlik yok.Gazeteden yaptığı bir külahın içine kar doldurup üstüne işemiş ve bunu yemiştir,kendi kusmuğunu omlet yapıp bunu tekrar yiyen,at boku yiyen birisidir.Jackass en mide bulandıran ve insanı kusmaya teşvik eden insanıdır.
 
Wee man



Küçük adamımız.Bu eleman da Jackass'e yakışır biri. Diğerlerinden ayıran bir özelliği yok. Sempatik biri, arada bir "Wildboyz"a çıkıyor.
 
Chris Pontius



Fazla ön plânda olmasa da "party boy" karakteriyle gönüllerimizde taht kurmuş isim.Mizah anlayışı diğerlerine göre iyi, arada bir de kahkahaları var ki hareketlerini tamamlıyor.
 
Preston Lacy

 

tombik yaptığı bişi yok; bir eleman işte Wee man'le yaptığı "bungee jumping" numarası unutulmaz
 
Ryan Dunn



Bam'in kankası, sabırlı biri; Bam'le olması bunu kanıtlıyor zaten Bam'den biraz daha çılgın olmakla birlikte klâsik lafları kelime hazneme yerleşmiş olan eleman,kendisinin at menisi içmiş sapıkça bir olayı vardır...
 
Ehren Mcghehey



Grubun en silik elemanı Yaptığı numaralar hiçbir zaman tutmaz, diğer elemanların dalga konusu. Her zaman her yönde en fazla uğraşılan bu adam olmuştur, o yüzden biraz acıyorum. Her numarasında kask takıyor ve "önce güvenlik" diyor. Jackass'te olan birinin "önce güvenlik" demesi ne tuhaf değil mi?
 
 
 
174422__jackass_l
2002_jackass_the_movie_0012006_jackass_number_two_0012006_jackass_number_two_019500979~Jackass-The-Movie-Postersjackassjack-assJackass_NumberTwo_2006_01_1024x768jackass_Scott-Gries_gettyjackass-01jackass-2.5jackass2jackass2_1024jackass202jackass24_partyboyjackass252em1jackass254zm6jackass25zltnsonsuzjackass2kh6uz3Jackass-2-movie-16jackass4jackass7jackassajackassaajackassaaaaminibikes-jackass_2news_jackass_thumb

Kartal

özgürlüğün, ulaşılmazlığın, yalnızlığın sembolu.. yaşayan en asil hayvan.
öleceklerini hissetiklerinde, çıkabildikleri kadar yükseğe uçarlarmiş... hiç durmadan, konmadan ölene kadar uçarlarmış ta ki cesetleri yere düşene kadar.
 
kartal-resimleri2029tgunbatiminda-kartalKartalkartal-00
 
 
kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır.70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir karar vermek zorundadır. kartalın yaşı 40'a vardığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır. artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır:

- ya ölümü seçecektir,

- ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.

bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir. bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde, yuvasında kalır. bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. en sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır. yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.

İŞTE İDDİANAMENİN TAM METNİ

 

2455 sayfalık iddianamenin içeriği açıklandı.
 
ISTE-IDDIANAMENIN-TAM-METNI

Ergenekon soruşturmasına ilişkin 2455 sayfalık iddianamenin içeriği açıklandı. Sanıklar, kasten adam öldürmeye teşebbüs, terör örgütü kurmak, yönetmek ve hükümeti ortadan kaldırmakla suçlanıyor.

İŞTE O İDDİANAMENİN TAM METNİ
Ergenekon İddianamesi - Bölüm 1

Ergenekon İddianamesi - Bölüm 2

Ergenekon İddianamesi - Bölüm 3

Ergenekon İddianamesi - Bölüm 4

Ergenekon İddianamesi - Bölüm 5

Ergenekon İddianamesi - Bölüm 6

Ergenekon İddianamesi - Bölüm 7

 
 
 
 
 
 
 

En kötü 20 film finali

 
Şu kahrolası oyuncak ayıların (ewok'lar) dans etmesi var ya.. Finali batıran işte bu sahnedir! İntergalaktik bir savaşı bu ayılar dans etsin diye mi yapmış olduk şimdi?
 
Absürt olanından izleyicide hayalkırıklığı yaratanına kadar en kötü finaller.

İki saatlik filmin sonunda ‘Rosebud’un sırrını öğreniriz. Meğer Charles Foster Kane’in (Welles) ölürken söylediği son kelime, çocukken bindiği kızağıymış. Ve bunun metaforik anlamı olması lazım öyle mi?
 
Humphrey Bogart, Mary Astor, Sydney Greenstreet ve Peter Lorre 90 dakika boyunca Malta şahininin peşinden koşturuyorlar. Bu kadar maceranın ardından söz konusu şahinin sahte çıkması ve üç dakikalık bir finalde herşeyin yoluna girivermesi biraz garip değil mi sizce de? 
Viggo Mortensen’in kral olarak taç giymesi muhteşem ama limandaki veda sahnesinin ardından Sam’in Bag End’e dönüşü şart mıydı? Filozof asker Benjamin Willard (Martin Sheen) silahlı mücadele, nehirde kaos ve insanın aklını başından alan çılgınlıklar yaşadıktan sonra keşfediyor ki bütün bu kötülüklerin orta noktasında Kurtz (Marlon Brando) diye şişko bir adam varmış
20. Velvet Goldmine Todd Haynes, 1998

Citizen Kane tarzı bir flashback çerçevede yönetmen Haynes bizi 1970’li yılların başında bazı rock’çıların cinsel maceralarına götürüyor.

1984’ün New York’u olarak gösterilen ama kasvetli bir pazartesi sabahının Birmingham’ını andıran sahnede Ewan McGregor ve Christian Bale hiç de inandırıcı gelmeyen bir anıyı paylaşıyorlar. Üstelik de David Bowie figürünü Swiss Toni olarak yeniden icat etmiş bir şekilde.

19. Cast Away Robert Zemeckis, 2000

90 dakika boyunca Tom Hanks’le ıssız bir adada sıkışıp kalmak zaten yeterince sabır istiyor ama “Acaba bu adadan kurtulabilecek mi” sorusunun hatırına izlemeye devam ediyoruz. En sonunda kurtuluyor ma işler orada bitmiyor.

Eve dönünce bir de ne gördün, kız arkadaşı aile dişçileriyle evlenmiş. Adam üzülüyor haliyle. Ama film hala bitmiyor, aradan zaman geçiyor. En sonunda bir yol kavşağında “kendisine bir yol seçmek üzere” şaşkın ve kararsız bir Tom Hanks görüyoruz. Sanki o sahne olmasa biz ‘filmin belirsizlikle bittiğini’ anlayamayacakmışız gibi...

18. Planet of the Apes Tim Burton, 2001

Burton’ın özel makyaj efektleri bu filmi daha önceki çevrimlere kıyasla çok daha üstün kılıyor. Helena Bonham Carter o ağır maymun makyajının altında bile performansıyla sivrilebiliyor. Ama filmin finali saçma olmuş: Mark Whalberg maymunların hükümranlığındaki gelecekten 2029 yılına geri dönünce ne görüyor? Lincoln Anıtı artık General Thade anıtı olmuş. O halde ‘gelecekte’ karşılaştığı Thade 2.500 yaşındaydı öyle mi?

17. Star Wars: Episode VI – Return of the Jedi Richard Marquand, 1983

Leia ve Luke Skywalker’ın aslında kardeş olduklarını öğrenmeleri değil, Dart Vader’in tekrar iyi tarafa geçişi değil, hatta George Lucas’ın her vizyona girişte dijital olarak geliştirmesi de değil... Şu kahrolası oyuncak ayıların dans etmesi var ya.. Finali batıran işte bu sahnedir! İntergalaktik bir savaşı bu ayılar dans etsin diye mi yapmış olduk şimdi?

16. Monty Python and the Holy Grail Terry Gilliam and Terry Jones, 1975

Modern mizahı değiştirmişlerdi, Python kardeşler kendi skeç yapılarından uzaklaşıp ruhsuz dialoglar gerçekleştiriyorlardı. Yarım saatlik bir TV dizisinde bunu kabul edebiliriz ama büyük ekranda durum farklı. Sinema tarihinin en isterik komedi sekanslarından sonra Kral Arthur ve şövalyelerinin günümüz polisleri tarafından tutuklanması adamı koparıyordu gerçekten...

15. Blade Runner Ridley Scott, 1982

Bu film herşeyiyle mükemmeldi. Ama finalde olaya bir tür netlik kazandırma girişimi maalesef hüsrana yol açmış. Deckard (Ford) ve Rachael (Sean Young) sanki başka bir filmden alınmış gibi görünen güneşli dağ yollarında arabada gidiyorlar. Hüsran tam da burada bizi yakalıyor çünkü o sahne gerçekten de başka bir filmden alınma: The Shining filminin açılış sahnesi.

14. Magnolia Paul Thomas Anderson, 1999

Uçuk bir komedi-drama filminin sonunda birbiriyle alakasız bir sürü olayı nasıl birbirine bağlarsınız? Cevap: Saçma sapan bir meteorolojik olay yaratır ve gökten kurbağa yağdırırsınız. Böylece filmdeki karakterler intihar etmekten vazgeçer. Kutsal kitaptan araklanmış bir mucize mi yoksa hayvanlar aleminin sizin senaryonuza bir tepkisi mi?

13. There Will Be Blood Paul Thomas Anderson, 2008

İki saat boyunca canavar ruhlu petrolcü rolünde Daniel Day-Lewis’in dahice bir yoğunluk ve eskaza ortaya çıkmış parodisini izledik. Saçmalık ise bu karakterin finaldeki sözüyle geldi: “Milkshake’ini içeceğim...” Sonra da bowling topuyla adamın kafasını patlattı. Komik mi? Evet. Peki isteyerek mi bu komediyi yapmış? Yorum yok.

12. Psycho Alfred Hitchcock, 1960

“Anne katili olmak muhtemelen en kötü suçtur!” Herşeyi bilen ukala Dr. Richmond’ın (Simon Oakland) sıkıcı ve acı verecek kadar uzun nutkuna böyle başlıyor ve bize Norman Bates’in (Anthony Perkins) psikopatolojisini uzun ve kuru bir şekilde anlatıyor. Böylece o ana kadar dehşet ve heyecan içinde seyrettiğimiz filmin finalinde meğerse sıradan bir adli ve klinik vaka izlemişiz hissine kapılıyoruz.

11. Apocalypse Now Francis Ford Coppola, 1979

Filozof asker Benjamin Willard (Martin Sheen) silahlı mücadele, nehirde kaos ve insanın aklını başından alan çılgınlıklar yaşadıktan sonra keşfediyor ki bütün bu kötülüklerin orta noktasında Kurtz (Marlon Brando) diye şişko bir adam varmış. Ve bu adam bir inek parçalama töreninde kendisini öldürmelerine izin veriyor, bilahare Willard olay mahallini terkediyor. Gerçekten dehşet!

10. The Great Escape John Sturges, 1963

‘Büyük Kaçış’ yerine ‘Büyük Kaçış Girişmi’ daha uygun bir isim olurdu. 170 dakika boyunca adamların tünel kazmalarını, sahte belge düzenlemelerini falan izledikten sonra kaçakların hemen hepsi yakalanıyor ya da ölüyor. Kahramanımız Virgil Hilts (Steve McQueen) bile enseleniyor. Ama hey, beyzbol topunu almıştı değil mi? Tamam o zaman.

9. Saving Private Ryan Steven Spielberg, 1998

Bu savaş filmini açılışında Spielberg bize sinemanın en vahşi ve kanlı çatışma sahnelerinden birini gösteriyor. Böyle bir filmde, artık büyükbaba olmuş bir Ryan’ın “Acaba ben iyi bir adam olabildim mi?” diye düşünmesini siz nasıl yorumlardınız? Spielberg’in kendini en ucuza sattığı an herhalde.

8. The Great Dictator Charles Chaplin, 1940

Chaplin’in canlandırdığı sarsak Yahudi berber bir takım maceralar soncunda kendisini Faşist bir mitingde konuşmacı olarak bulur. Dört dakika süren nutkunda gözyaşlarını tutamaz “Biz karanlıktan çıkıyoruz!” diye haykırır. En azından 1940’ta bunu diyen tek kişiydi.

7. Brief Encounter David Lean, 1945

Laura Jesson (Celia Johnson) en sonunda doktor sevgilisi Alec Harvey’i (Trevor Howard) terk etmiştir. Şömineye dalgın dalgın bakarken kocası Fred (Cyril Raymond) “Hayalini kurduğun şey her ne idiyse, pek de mutlu bir şey değildi, öyle mi?” diyecektir. Laura ise “Oh Fred!” diyerek kendisini kocasının kollarına atar. Sanki öyleymiş gibi.

6. Grease Randal Kleiser, 1978

Olivia Newton-John’ın bir gecede saf ve bakire kızdan deri ceketli vamp kadına dönüşmüştür. Bu bile filmin inandırıcılığını silip atıyor ama Kleiser’ın müzikali o noktada bile hala fizik kanunlarına saygılıydı. Ama John Travolta’nın kullandığı araba uçuşa geçip bulutların arasında kaybolurken biz de kendimize “Neden? Ama neden?” diye soruyoruz.

5. The Maltese Falcon John Huston, 1941

Humphrey Bogart, Mary Astor, Sydney Greenstreet ve Peter Lorre 90 dakika boyunca Malta şahininin peşinden koşturuyorlar. Bu kadar maceranın ardından söz konusu şahinin sahte çıkması ve üç dakikalık bir finalde herşeyin yoluna girivermesi biraz garip değil mi sizce de?

4. 2001: A Space Odyssey Stanley Kubrick, 1968

Evrenin gizemi süper astronot Dave Bowman (Keir Dullea) tarafından açığa çıkarılıyor. Entergalaktik bir uçuştan sonra bir otel odasına yaşlı bir adam olarak iniş yapıyor. Sonra da dev bir bebek kozmosa uçmaya başlıyor. İşte o noktada Kubrick olayın örgüsünü kaybediyor.

3. The Lord of the Rings: The Return of the King Peter Jackson, 2003

Bu devasa epik hikayeyi 9 saatlik bir görsel efsaneye sığdıran Jackson en az dört tane de final sunuyor bize. Viggo Mortensen’in kral olarak taç giymesi muhteşem ama limandaki veda sahnesinin ardından Sam’in Bag End’e dönüşü şart mıydı? O sırada Frodo ve arkadaşlarının sanki taşa tutulmuş liseli kızlar gibi kıkırdamasına girmeyelim bile!...

2. Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull Steven Spielberg, 2008

Daha önce benzeri görülmedik bir aptallığı (buzdolabının nükler patlaması) sinema tarihine yazdıran bu filmden makul bir final beklemek fazla iyimserlik olurdu. Ama Maya tapınağı meğer uzay gemisiymiş ha? Ne bu? Senaristin yapmaya çalıştığı kötü bir şaka mı?

1. Citizen Kane Orson Welles, 1941

İki saatlik filmin sonunda ‘Rosebud’un sırrını öğreniriz. Meğer Charles Foster Kane’in (Welles) ölürken söylediği son kelime, çocukken bindiği kızağıymış. Ve bunun metaforik anlamı olması lazım öyle mi? Kızakmış yahu! Ne metaforu?

Clint Eastwood hala biraz 'Dirty Harry'

 
Geçtiğimiz günlerde Warner Bros. merkezindeki film gösterim salonuna giren Clint Eastwood’u bekleyen kendi geçmişinin görüntüsüydü.
 
 
Dirty Harry’nin o meşhur repliği “Kendini şanslı mı hissediyorsun? Hadi durma o zaman, günümü şenledir” bir devrin sloganı olmuştu.

Eastwood, yeni bir devam filmi olmayacağını söylüyor.
Yıl 1971 falan olmalı, iyi kalpli ama kötü tavırlı San Francisco polisi Harry Callahan zalim bir sükunetle kocaman namluyu kaldırıyor ve DAN DAN! Modern Amerikan ‘intikam’ sinemasının başlangıcı böyle gerçekleşmişti.

78 yaşındaki Clint Eastwood bugün en üst sınıf Amerikan film yönetmenlerinden biri olmuş durumda. Kendine has bir sinema dili geliştirdi ve Amerikan sinemasına çok yeni bir boyut kattı. ‘Babalarımızın Bayrakları’ ve ‘Iwo Jima’ya Mektuplar’ şimdiden ‘klasik’ oldular denilebilir.

1990’lar ve 2000’lerde tanıdığımız ‘yeni’ Clint Eastwood kesinlikle 1970’ler ve 80’lerdeki Eastwood’tan farklı. Ama gene de bir dönemin ikonu Dirty Harry ile barışık, onun pop-kültürde yer eden imajına kesinlikle sahip çıkıyor.

Haziran 2008 itibarıyla 75 dolarlık fiyattan satışa çıkan ve beş Dirty Harry filmini de içeren DVD koleksiyonunu alanlar kutunun içinde ayrıca sahte bir polis rozetiyle birlikte Eastwood’un kendi el yazısıyla hayranlarına yazdığı bi mektup bulacaklar.

1971’den 1988’ uzanna zaman dilimi içersinde Dirty Harry’nin dört devam filmi çekildi: Magnum Force (1973) ,’The Enforcer’ (1976) ‘Sudden Impact’ (1983) ve ‘The Dead Pool’ (1988). Eastwood’un son yönetmenlik denemesi olan ‘Changeling’ ise Cannes’da basına tanıtıldı, Kasım ayında ise vizyona girecek.

HARRY CALLAHAN NİÇİN BU KADAR SEVİLMİŞTİ?

‘Kirli’ Harry olarak lanse edilen bu polis tipi yalnızca Clint Eastwood’un kariyerinde değil Amerikan pop-kültüründe de bir dönüm noktası oldu.

Filmin yönetmeni Don Siegel, Eastwood'un akıl hocası ve arkadaşıydı. Eastwood’un eline 44’lük Magnum silahı tutuşturup onu kendi şehri San Francisco sokaklarına salan da Siegel olmuştu. Harry Callahan karakteri işte böyle doğdu ve hayranlarının zihninde Magnum silahıyla özdeşleşti.

“Gerçek hayatta silah taşımadığımı öğrendiklerinde insanlar çok şaşırıyorlar” diyen ünlü aktör, yaptığı filmler ve oynadığı karakterler içinde en çok ses getiren karakterin Harry Callahan olduğunu söylüyor.

Clint Eastwood 1960’ların sonunda Sergio Leone’nin ‘spaghetti western’ türü filmlerinde ve hatta Siegel’in ‘Coogan’s Bluff’ filminde hep ‘sert adam’ oldu ama bunların hiç biri Dirty Harry gibi sevilmedi.

O zamanki eleştirmenler filmde sergilen bütün ironilere rağmen Dirty Harry’nin dayandığı ahlaki unsurların ‘faşist’ ilkeler olduğunu söylediler.

O tarihlerdeki Hollywood ‘Easy Rider’ ve ‘Bonnie and Clyde’ gibi filmlerle değişik bir çizgi yakalamıştı. Bu filmlerdeki kahramanlar genç ve kural tanımaz anti-kahramanlar olup ‘iki yüzlü toplumun yasalarını çiğnemeye’ hazırdılar. Siyasi anlamda sola çizgiye doğru bir kayışı simgeleyen bu akım, bir tepki olarak Dirty Harry’i yarattı.

"O zamanlar basında ilgi odağı hep polisin yakaladığı kişilerin hakları olurdu. Bu kötü ya da yanlış değil. Ama hiç kimse sokakataki adamın haklarını veya kurbanın haklarını merak etmiyordu. İlgi odağı bunlar değildi” diyen Eastwood Dirty Harry’nin popülaritesini şu sözlerle açıklıyor "Birden bire kurbanların haklarından bahseden bir film ortaya çıkıvermişti. Ve sanırım bu sebepten ötürüdür ki bu film adalet sisteminden ötürü hayalkırıklığına uğrayan insanların duygularına dokundu."

SIRADA YENİ BİR DEVAM FİLMİ YOK

Masum kurbanların hakları adına hareket eden ve yasalara uymaktansa ‘kitabına uydurmak’ prensibine sarılan kahramanlar sinemada belli bir sempati topluyor.

Başrolünü Jodie Foster’ın oynadığı ‘The Brave One’ filmi buna iyi bir örnek. 2009 yılında seyredeceğimiz ‘Bad Lieutenant’ filminde Nicolas Cage, Dirty Harry’deen çok daha zalim ve kirli bir performan sergileyecek, hiç kuşkunuz olmasın.

Rambo, Rocky ve Indiana Jones’un bile yıllar sonra devam filmlerinin çekildiğini göz önüne alınırsa acaba Dirty Harry’i tekrar sinemada seyretmek hayalini kurabilir miyiz?

Yıllar sonra çekilen devam filmleri hakkında Clint Eastwood inceden dalgasını geçiyor: “Dirty Harry 6 filmi şöyle olur herhalde: Harry emekli olmuştur. Dere kenarında balık tutarken olta kullanmaktan gına gelir ve silahını çekip balıklara ateş etmeye başlar. BAM BAM! Veya emekli Harry bir lokanta işletmektedir de belalı bir müşteri grubu hesabı ödemek istemeyince tezgahın altından tüfeği çıkarıp adamları vurur!”

Başarılı bir yönetmen olarak da kariyerini ispatlamış Eastwood noktayı şöyle koyuyor: “Herşeyden önce iyi bir senaryo lazım ve iyi senaryo bulmak çok zordur. Ticari ürün reklamı için senaryoyu eğip bükeceksiniz, o da ayrı dert. Benim ilgimi çeken filmlerse, beni yeni yerlere götüren fimler."

Sinemanın en iyi 10 tetikçisi!

Jean Reno ve Nathalie Portman'ın başrollerini paylaştığı 1994 yapımı 'Leon' adlı film en iyi on tetikçi sıralamasının üstlerinde yer alıyor.
 
Sinema seyircileri Çakal’dan Nikita’ya kadar uzanan bir listedeki tehlikeli katilleri beyazperdede izlemeyi çok sevdi.

Quentin Tarantino'nun çektiği Kill Bill serisinde başrolde oynayan Uma Thurman, filmde sporculuk yetenekleriyle silahların gücünü birleştirmişti. 
Tom Cruise'un seri katil Vincent adıyla başrolde oynadığı Colletaral adlı film 2004 yılında ciddi bir gişe hasılatı sağlamıştı. (Fotoğraf: IMDB)
Belki de sinemada izlemeyi en çok sevdiğimiz meslek bu değil. Ama özellikle yeni komedi-macera filmi ‘In Bruges’in kahramanları Ray (Colin Farrell) ve Ken’i (Brendan Gleeson) izledikten sonra anladık ki ‘tetikçileri’ seyretmeyi iyice benimsemişiz.

O filmde kahramanlarımız kendi işlerine bakmak üzere yola çıkmışlar ve Belçika’nın Bruges şehrinde saklanmaktadırlar. Bira içerler, espriler yaparlar, kadınlarla tanışırlar.. ve sonra asıl tetikçi Harry (Ralph Fiennes) meydana çıkar. Gene de biz sinema seyircileri olarak “Bu kadar çok tetikçi bir filmde ne arıyor yahu?” diye sormayız. Çünkü onları sevmişizdir. Ölümcül otoritelerine ve ihtişamlarına bayılırız. Sergiledikleri güç ve karizma bizi etkiler.

İşte sinema tarihinden en iyi 10 tetikçi:

1. PHILIP RAVEN (Alan Ladd) – Kiralık Silah (1942)

Alan Ladd’in ufak tefek rollerden sıyrılıp da starlığa yükselmesi bu filmle oldu. Neden? Çünkü bir tetikçiyi canlandırmıştı. Graham Greene’nin romanındaki asıl Raven karakteri, erkekleri öldürdüğü kadar kadınları da dövmekten ve öldürmekten de çekinmiyordu. Ama o zamanki etik kurallarına göre film stüdyosu çekimler sırasında bu karakteri daha ‘insancıllaştırma’ yoluna gitti. Böylece ölümcül tetikçimizin kedileri ne kadar sevdiğini, çocukken teyzesinden yediği dayakları falan filme kattılar ve biz de bu kahramanı sevmiş olduk.

2. LEON (Jean Reno) – Leon (1994)

Öldürmekle geçen yıllar ve gizemli bir yalnızlık, Leon karakterini bize tanımlar. New York’ta bunalımlı bir katil, içine kapanık. Okuma-yazması bile yok. En iyi arkadaşı saksıdaki çiçeğidir ve 12 yaşındaki yetim kız Matilda (Natalie Portman) ile yolları kesişecektir. Gene de kurbanlarını en kesin ve ölümcül yöntemlerle halletmekten geri kalmayacak, gerekirse tavandan ters asılmış vaziyette bile tabancalarını ateşlemesini bilecektir. Filmin içinde pedofil mesajları da farkederiz ama ‘kalbi olan duygusal bir katil’ imajı bizi gene de kendine çeker.

3. JEF COSTELLO (Alain Delon) – Samuray (1967)

Delon’un canladırdığı Costello karakteri standartlaşmıştır. Evcil kuşuyla tek başına yaşar ve kendini Bushido Kitabında anlatılan öğretilere adamıştır. Öldürme oranı pek de yüksek sayılmaz. Filmin başlangıcındaki cinayetten sonra filmin büyük çoğunluğu Costello’nun kaçışıyla ilgilidir.
Geniş kenarlı fötr şapkası ve trençkotuyla Fransız şıklığını sergileyen bu karakter o kadar etkiliyeciydi ki yıllar sonra Amerikan versiyonu ‘Ghost Dog’ (Hayalet Köpek) filmi de çekildi.

4. ÇAKAL (Edward Fox) – The Day of the Jackal (1973)

Fransa cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün etrafında dolaşacak kadar aristokrat bir çizgi sergileyen ‘tetikçi’ imajını Edward Fox’la tanıdık ve bu imajın ‘centilmenlik’ kategorisinde karakterimize epey puan kazandırdığı çok açık. Fox’un canlandırdığı Çakal sahte pasaport üstadı olup özel tüfeğiyle iki yüz metreden bir karpuzu patlatabilmekteydi.
Filmin sonunda başarısızlığa uğrayacağını önceden biliyor olmamızın önemi yok. Filmi seyrederken ‘adamın bu işi başarmasını’ can-ı gönülden istemekteyiz ki filmin ve karakterin başarısı açısından asıl önemli noktanın bu olduğunu söyleyebiliriz.

5. NIKITA (Anne Parillaud) – Nikita (1990)

Post-punk dönemde ve sonrasında bizi etkileyecek olan kadın tetikçi figürü Nikita, Luc Besson’un elinden çıkma, adeta totemleşmiş bir karakter. Çılgın bakışlı bir eroinman olarak filme başlangıç yapan bu karakter, ilerleyen sekanslarda seksi bir ölüm makinasına dönüşecektir. O gidip kurbanlarını öldürürken ise erkek arkadaşı Marco (Jean-Hugues Anglade) banyonun dışında çokça sızlanıp duran bir karakter olarak karşımıza çıkar.
Nikita karakterinden esinlenen pek çok kadın tetikçi ve silahşör çıktı sonradan. Onları da Tomb Raider, Resident Evil, The Long Kiss Goodnight, Underworld, ve Aeon Flux gibi filmlerde, hatta televizyon dizilerinde izledik.

6. BEATRIX KIDDO (Uma Thurman) – Kill Bill (2003)

Quentin Tarantino’nun Uma Thurman’a olan tutkusu ve Bruce Lee’ye olan hayranlığının bir bileşkesidir bu karakter. O kadar ki Bruce Lee’nin ‘Ölüm Oyunu’ filmindeki sarı kostümü bile aynen Thurman’a giydirilmiştir. Kill Bill filmleri ve Uma Thurman artık KÜLT karakterler oldular. İlerleyen yıllarda bu karakterden ve bu filmlerden etkilenen çok sayıda film izleyeceğimiz kesin.

7. GHOST DOG (Forest Whitaker) The Way of The Samurai (1999)

Binalara görünmeden girip çıkmak bu karakterin en belirleyici özelliğiydi. Zaten bu yüzden ona ‘hayalet köpek’ deniyordu. Samuray kitabından okuduğu öğretiler ve işini yaparken bu öğretilere uyması, çatı katında güvercinlerle dostluk kurması, hatta Haiti göçmeni Fransızca konuşan, dondurma satıcısı arkadaşıyla yaptığı anlamsız konuşmalar... Bir mafya hesaplaşmasında kişisel çıkarların birbirine girdiği bir durumda, onurunu ve kendine saygısını korumaya çalışan bir katil. Filmin finalinde adamımız kendine yaraşan bir asaletle ölmeyi seçecektir.

8. ANTON CHIGURH (Javier Bardem) No Country for Old Men (2007)

Tamam, saçı berbattı ve yüzü de hiç sempatik değil. ‘Friendo’ kelimesini bize tanıtmış olması da pek yeterli olmayabilir. Ama Cormac McCarthy’nin romanından Coen kardeşlerin bulup çıkardığı bu katil, kendi tarzındaki en rahatsız edici karakter olarak hafızalarımıza yerleşti. Bu psikopat karakterin herhangi bir öfke veya pişmanlık duymaksızın cinayet işlemesinde bizi etkilyen bir şey var. “Bir para atışında en fazla ne kadar kaybettin?” sorusu yeterince kışkırtıcı değil mi?

9. VINCENT (Tom Cruise) Collateral (2004)

Ağaran saçlarına rağmen giydiği ışıltılı takım elbisesi ve her ana çabucak uyan ve anlık felsefesini geliştiren bir karakter. Rehin aldığı talihsiz bir taksi şoförüyle (Jamie Foxx) Los Angeles’ta dolaşarak cinayetler işleyen bu tetikçi son derece yüksek bir görev duygusu ile hareket ediyordu. Caz müziğine düşkündü. Ürkütücü bir şekilde çevreye uyum sağlayabiliyordu. Son anına kadar ölümcül ama öldükten sonra bile farkedilmez olabilen bu tip kendi janrında saygıyı kesinlikle hakediyor.

10. JEFFREY (Choe Yun-Fat) The Killer (1989)

İnce ve şair ruhlu bir katil gerektiğinde silahını en etkili şekilde kullanır. Kız arkadaşını yanlışlıkla kör ettikten sonraki amacı ise kornea nakli için gerekli parayı kazanabilmektir. Bu uğurda bütün Hong Kong mafyasını vurup indirecek ama asla tutuklanmayacaktır. Film boyunca en fazla kurşun harcayan tetikçi de bu olsa gerek.

Tüm zamanların en iyi 10 bilim-kurgu filmi

Blade Runner filminde Deckard karakterinin de bir kopya olup olmadığı yolunda tartışmalar yaşandı.
 
Guardian gazetesinde yer alan değerlendirmeye göre gelmiş geçmiş en iyi 10 bilim-kurgu filmi şöyle:

Star Wars

1. Blade Runner (1982) Yönetmen: Ridley Scott
 
İster tiyatro versiyonunu tercih edin (arkadan sıkıcı bir sesle verilen anlatım vardı fakat ünlü unicorn sahneleri yoktu) ister bundan bir kaç yıl gerçekleştirilen sinema versiyonunu öne alın, Blade Runner açık ara önde.
 
Hikayenin ana ekseninde Harrison Ford'un canlandırdığı polis Rick Deckard karakteri yer alır. Bu polis karakteri, 'kopyalar' olarak adlandırılan dört klonlanmış (insansı)  humanoid'in peşindedir. 'Kopya'lar kanundışı ilan edilmiş olup peşlerindeki 'Blade Runner' Deckard'ın onları yoketme planından kaçmaktadırlar. 
 
Film genel olarak Philip K Dick'in "Androidler Rüyalarında Elektronik Koyunlar mı Görürler?" adlı kısa hikayesine dayanıyor. Londra'daki King's Collage'de çalışan kök hücre biyologu Stephen Minger "Blade Runner şu ana kadar yapılmış en iyi film..." saptamasını yapıyor  "...kendi zamanının çok ilerisindeydi. Hikayenin temelinde yatan 'İnsan olmak ne demektir? Biz kimiz ve nereden geliyoruz?" soruları ise asırlardır kendimize sorduğumuz sorular."
 
İnsanı makineden ayırt etmek için bir formül geliştirebilme çabasıyla birlikte bu film aynı zamanda 'bilinç' kavramını da sorguluyor. Sonradan yerleştirilmiş anılara ve programlanmış yapay duygulara sahip kopyaları saptayabilmek için polis tarafından Voight-Kampff empati testi uygulanıyor filmde. "Voight-Kampff empati testi, nörologların günümüzde uyguladıkları testlerden pek de farklı değil" diyor University College London öğretim üyesi Chris Frith.
 
Deckard karakterinin de bir kopya olup olmadığı yolunda tartışmalar yaşandı. Yönetmen Ridley Scott bu karakterin olduğunu söylerken Harrison Ford ise film çekimleri sırasında Scott'un kendisine "Deckard karakterinin insan olduğunu söylediğini" iddia ediyor. Cevap ne olursa olsun, film müziklerinden senaryo içinde yer alan çarpıcı diyaloglara ve geleceğin Los Angeles'ını tasvir eden sinematografiye kadar her açıdan kaliteli bir film bu.
 
2. 2001: A Space Odyssey (1968) Yönetmen: Stanley Kubrick
 
Kubrick ile ünlü bilim-kurgu yazarı Arthur C Clarke arasındaki işbirliğinden ortaya çıkan çarpıcı ve gizemli bir hikaye. Yapıldığı dönem için devrimci sayılacak nitelikteki özel efektleriyle müthiş bir ün kazanmıştı bu film.
 
NASA'da çalışmakta olan uzay aracı uzmanı Harry Lange ve Frederick Ordway, bu filmde kullanılacak prototipleri ve teknik araçları sağlaması için Boeing ve IBM gibi şirketleri ikna ettiler. Borehamwood'taki seti gezen astronotlar ise orayı "Doğu NASA" olarak nitelendirmişlerdi.
 
Edinburgh'lu doğa tarihi profesörü Aubrey Manning bu filmi şu sözlerle övüyor: "Simülasyonlarda kullanılan zekanın parlaklığı bugünkü modern bilgisayar grafiklerine rağmen aşılamadı. Brezilya tapirlerinin 'tarihöncesi hayvanlar' olarak kullanılmasındaki zeka... Ağaç dalından sopa yapılmasından uzay mekiğine kadar sergilenen zeka. Kubrick açıkça gösteriyordu ki alet kullanımı bir kere başlayınca gerisi kaçınılmaz olarak geliyor. Doğu kıyısının o tatlı aksanıyla konuşan süper bilgisayarların ilki Hal'a kadar..." 
 
3. Star Wars (1977)/Empire Strikes Back (1980)
 
Orijinal Star Wars triolojisinin bu ilk iki filmi, bilim-kurgudan öte 'nostaljik' nedenlerle listeye girmeye hak kazanıyorlar.
 
Temelde uzayda geçen bir kovboy filmi konseptini işlerken bu iki film bir yandan iyi ile kötünün arasında ezelden beri süregiden mücadeleyi anlatırken bir yandan da başrol oyuncuları Harrison Ford, Mark Hamill ve Carrie Fisher'ın akıl karıştırıcı bir tarzda teknolojik terimlerle konuşmaları izleyicide olağanüstü bir etki bırakıyordu.
 
Bu filmlerde işlenen mistisizm ise Star Wars serisini filmi diğer bilim-kurgu filmlerinden bariz şekilde ayırıyor: Belli kişiler tarafından iyi veya kötü amaçlarla kullanılabilen ve evrenin her yerine yayılmış bir "güç" kavramı o kadar derinlere işledi ki ABD'de bir takım insanlar bu inancı gerçekten bir "din" olarak kabul edecek kadar ileri gittiler.
 
Filmin konusundaki ana eksen ise epik bir efsane: Herkesi kendi kölesi yapma arzusundaki İmparatorluk (ki bunun başındaki İmparator, güç tutkusuyla kendinden geçmiş bir manyak. Yardımcısı ise yarı insan yarı makina korkunç bir yaratık: Darth Vader) ile küçük bir isyancı grubu arasındaki savaş.
 
Bilim tarafından değerlendirecek olursak, ışık hızında yolculuk konusu "hiperuzay" olarak adlandırılan ve normal fizik kurallarının geçerli olmadığı bir kavramla birlikte ele alınıyor. Bir de "gücü kullanabilen" Jedi'lar arasındaki ışın kılıcı dövüşleri var ki fizik teorisi açıdan ışın kılıçları imkansızdır. Ama tabii ki burada vurgulanmak istenen asıl konu daha farklıydı.
 
Bu iki filmin bir diğer özelliğiyse; oyuncak, bilgisayar oyunu ve replikaların ticari markalaşmasını başlatması oldu ki günümüzde yapılan bilim-kurgu filmleri için "franchising" vazgeçilmez bir özellik ve gelir kaynağı oldu.

4. Alien (1979) Yönetmen: Ridley Scott
 
Hep o ikonlaştırılmış sahnesiyle hatırlanır: John Hurt'un göğsünden kanlı bir şekilde fırlayıp çıkan bebek Alien yaratığı. Ama alien filmi bundan çok daha fazlasıydı. Gezegenler arası yolculuk yapan bir madencilik aracına giren bir yaşam formunun damarlarında kan yerine asit dolaşmaktadır. İki ayrı sıralı çeneye sahip olan bu yaratık, gemideki mürettabatı çok kanlı bir şekilde parçalamaktadır.
 
Gotik set tasarımı ve Sigourney Weaver'in canlandırdığı 'gönülsüz kahraman' Ellen Ripley karakteri üzerinden Alien filminin arka planında annelik, penetrasyon ve doğum temaları işlenir. Ancak UCL'deki uzay psikologu Kevin Fong açısından bakılacak olursa bu filmin asıl öne çıkan noktası, filmdeki mürettebatın gayet sıradan olan hayat tarzı.
 
"İlk defa bu filmle birlikte düşünmeye başladık ki, uzak bir gelecekte uzayda yaşayıp çalışacak olan insanlar, yedikleri pizzanın artıkları etrafında sigara içecek ve vakit geçsin diye iskambil oynayacak sıradan insanlar olacak..." diyor Kevin Fong "uzun süreli bir uzay yolculuğunun nasıl bir şey olacağını anlatıyordu bu film: Kirli, terli ve klostrofobik bir ortamda çok uzun zamanlar boyunca çekilecek can sıkıntısını erteleyecek tek şey insanın kanını dondurcak cinsten bir dehşet ortamı olacak."
 
5. Solaris (1972) Yönetmen: Andrei Tarkovsky
 
Steven Soderbergh tarafından 2002'de tekrar çekilmiş olmasına rağmen, bu orijinal versiyon, Stanislaw Lem tarafından yazılan romanın hayranları tarafından hala hayranlıkla hatırlanıyor.
Uzak bir gezegendeki üste garip bir şekilde ölen bilimadamının yerini almak üzere bir psikolog söz konusu gezegene gelir. Orada bir kısım tuhaf kişilerle -bu arada kendi ölmüş karısıyla karşılaşacaktır. Gezegende bulunan akıllı varlıkların yarattığı ve giderek daha çekici hale gelen sanal bir tasarım, insanların beynine 'gerçeklik' olarak yansıtılmaktadır.
 
Timescape adlı kitabın yazarı ve Kaliforniya Üniversitesi'nde fizik Profesörü olan Gregory Benford şu yorumu getiriyor: "1972 tarihli Solaris; bizim insani algılarımız, buna uygun yarattığımız kategorilerimiz ve karşılaşacağımız varlıkları 'insansı' olarak düşünme eğilimimizle ortaya koyduğumuz 'bilim' anlayışının sınırlarına hitap eden belki de tek filmdir. Bu filmde yalnızca görsel bir hikayenin değil aynı zamanda çok trajik ve üzücü bir dramanın sergileniyor oluşu bu filmin önemini daha da artırmaktadır."
 
6. Terminator (1984)/T2: Judgment Day (1991) Yönetmen: James Cameron
 
Robotlar 2029 yılından 1980'lerin Los Angeles'ine acımasız bir cyborg (Arnold Schwarzenegger) göndererek gelecekteki isyancı insanın annesini öldürmeyi planlamışlardır. Terminator filmi, zaman yolculuğundaki sözgelişi büyükbaba paradoksu gibi sorunları ele alan az sayıdaki filmden biridir. Söz konusu paradoks şöyle: zamanda yolculuk ederek eski bir tarihe gider ve büyükbabanızı öldürürseniz, siz de var olmayacaksınız demektir, o halde zamanda geri de gidemezsiniz...
 
İkinci Terminator filminde 'şekil değiştirebilen' bir metalden yapılan bir başka cyborg kavramını ileri sürüyor. Oxford'da Kuantum fizikçisi olarak çalışan David Deutsch şöyle diyor: "Bu filmde işlenen bilimselliğin biraz tutarsız olmasına rağmen kendi türü içinde mükemmel bir parça olduğu söylenebilir ama ben buna 'bilim-kurgu' yerine 'aksiyon filmi' demeyi tercih ederdim çünkü aslında 'bilim-kurgu' olarak adlandırılmayı hakeden çok sayıda film var." 
 
7. The Day the Earth Stood Still (1951) Yönetmen: Robert Wise
 
Soğuk savaş paranoyası içindeki Amerika'da çekilen bu filmde Washington'a bir uçan daire iner. Uçan dairenin içinden insansı bir uzaylı Klaatu ve onun robotu Gort çıkacaklardır.
 
Aptallığa tahammülüm yok! Benim halkım aptallık yapmadan yaşamayı öğrendi" diyen Klaatu dünya liderlerini -liderler kendini dinlemeyince bu sefer bilimadamlarını- ikna ederek insanlığı birbirini yok etme hevesinden vazgeçirmeye çalışır.
 
"Filmin gösterimi sırasında sinema salonunun müdürü klasik bir Orson Welles numarası çekerek, filmi durdurmuş ve az önce bir uzay gemisinin dünyaya indiğini bildirmişti." bilgisini ileten Beagle 2 proje lideri Colin Pillinger bu filmi en iyi bilimkurgu filmlerinden biri olarak niteliyor.
 
8. War of the Worlds (1953) Yönetmen: Byron Haskin
 
Soğuk savaş döneminde çekilmiş bir diğer film. Bu filmin temelini oluşturan  HG Wells'in "dünyayı işgal eden Marslılar" temasını işleyen hikayesini Orson Welles radyoya uyarladığında show dünyası ve yayıncılık tarihine geçmişti.
 
Kaliforniya'daki Dünyadışı Akıllı Varlıklar Araştırma Projesi SETI'de çalışan kıdemli astronom olan Seth Shostak bu film için "Asla tanıyamayacağınız tamamen farklı bir dünyada tamamen farklı şartlar altında gelişmiş başka bir tür hayat formu olabileceği fikri, çok çarpıcı bir fikir." yorumunu getiriyor.
 
9. The Matrix (1999) Yönetmen: Andy & Larry Wachowski
 
Özel bir felsefe sistemi, elbise fetişizmi ve inanılmaz derecede etkileyici özel efektlerin bir araya geldiği bu filmde insan yapısı (yapay) zekanın gezegeni köleleştirmesi anlatılıyor.
 
Bu filmde işlenen konunun arkasında yer alan bilimsellik oldukça eksik olduğu için bunu telafi etmek anlamında "sürekli kafası karışık durumdaki Keanu Reeves'in kaşıklar hakkındaki bir takım laflar karşısında bocalaması ve binaların tepesinden atlaması" gibi unsurlar önplana çıkarılıyor. Ama bunun pek de önemi yok çünkü bu filmde sağlam bir film şablonu var: Gelecekteki iyi adamlar, gelecekteki kötü adamlarla savaşıyorlar.
 
10. Close Encounters of the Third Kind (1977) Yönetmen: Steven Spielberg
 
Filmin afişinde "Yalnız değiliz" yazmışlardı. Richard Dreyfus'un uzaylı ziyaretçiler hakkında giderek artan takıntısı ve olayın arkaplanında 'herşeyden haberdar' gizli bir hükümet örgütünün çabaları.
 
Uzaylıların 'ters çevrilmiş bir Noel ağacı' şeklindeki devasa bir gemiyle ortalığı sallaması veya kozmik bir sintisayzırla çalınan Jean Michel Jarre eşliğinde ortaya çıkması pek muhtemel olmamakla beraber bu film 'uzaylı ziyaretçiler' hikayesini çok klas bir şekilde anlatıyor.

En iyi 20 korku filmi

Pek çok genç ve çocuk Jaws'ı izlerken sinemada gözlerini kapatmaktan kendini alamadı. Kurt Adam filmindeki Jack Pierce'in yaptığı makyaj ise gerçekten muhteşemdi.
 
 
En iyi korku filmleri insanı derinden huzursuz eden filmlerdir. Karanlık bir kabus veya kötü bir çocukluk anısı gibi biliçaltınıza yerleşir ve asla aklınızdan çıkmazlar.

Yaşayan Ölülerin Gecesi

Vampir Nosferatu
 
Sapık

Aklınızda bu derece derinden yer edinmiş korku filmleri, sizi kemiklerinize kadar ürpertebilir. Burada seçilen korku filmleri ise zaman sınavını geçmiş ve hatta şarap gibi aradan geçen süre içinde değerlerini daha da arttırmış olan filmler.

 

Bu filmlerin arasına bazı yeni filmler de eklendi çünkü onların tarihsel önemini belirleyebilmek için henüz çok erken. Yönetmenlik, oyunculuk ve orijinallik açısından incelediğimiz bu filmleri 'ne kadar korkutucu' oldukları anlamında da değerlendirdik.

 

Şüphesiz başka dillerde -bilhassa Uzak Doğu'da çekilen korku filmlerinin de orijinal bir anlamı vardır ancak bu listedeki filmler İngilizce dilinde yapılmış filmlerden seçildi. Bunu yaparken de TV dizisi olarak çekilen ya da bilimkurgu unsurlarla birlikte çekilen (Sinek ve Alien gibi) korku filmleri değerlendirme dışı bırakıldı.

 

Filmler yapım yıllarına göre eskiden yeniye doğru sıralanmıştır.

NOSFERATU - 1922 ve VAMPİR NOSFERATU - 1979 F. W. Murnau'nun sessiz film olarak çektiği orijinal filmde ekspresyonist bir ışıklandırma kullanılmıştı. Max Schreck sinema tarihinde en iğrenç ve patetik vampir karakteri olarak yerini aldı. 1979'da Werner Herzog'un yeniden çektiği versiyon ise her bakımdan korku sinemasının hakkını vermekle kalmadı diğer bütün vampir filmlerini açık ara geride bıraktı.

FRANKENSTEIN - 1931. İnsan yapımı bir canavarın anlatıldığı James Whale'in klasik eseri bugün bakıldığında ilk gösterime girdiği zamanlardaki kadar korkunç değil, orası kesin. Ancak hala 'olağanüstü bir trajedi' olarak övgüyü hakediyor. Canavar rolündeki Boris Karloff'un görsel etkisi yıllarca hafızalarımıza kazındı ama çılgın ve manyak rolündeki Colin Clive'ın performansını da asla unutmamak lazım. Filmin en korkunç sahnelerinden biri (kör kızın boğulmasıyla ilgili olan sahne) önce kesildi sonrada 1987'de filme tekrar eklendi.

DRAKULA - 1931. Bela Lugosi hayatının en önemli rolünü oynamıştı. Bu eski ve klasikleşmiş filmin öyle çarpıcı sahneleri vardır ki sanki sessiz film olarak çekildiği zannedilir.

MUMYA - 1932. Karl Freund'un etkileyici ışık kullanımları ve Boris Karloff'un performansı, mumya filmleri arasında bu filmi en ön sıraya çıkarıyor. Daha ziyade macera filmi olarak çekilen 1999 tarihli film, bu orijinal versiyonla karşılaştırıldığında çok çocuksu ve sanattan yoksun kalıyor.

DR.JEKYLL VE MR.HYDE - 1932. Frederic March'ın hem zeki bir doktor hem de onun canavar ruhlu alter-egosunu canlandırırken gösterdiği performans, kazandığı Oscar ödülünü gerçekten hakediyordu. John Barrymore'un çektiği sessiz sinema versiyonu da izlemeye değer.

UCUBELER - 1932. İlk dönemlerdeki korku filmleri ustası Tod Browning bu filmi çekmek için gerçek hayatlarında 'fiziksel çirkinlikleriyle sahneye çıkan' bir grup insanı bir araya getirmişti. Filmde anlatılan öyküde ise bir grup 'ucube'nin (freak) güzel görünüşlü fakat şeytani ruhlu karakterlerden intikam alması anlatılır. Orijinal versiyonun pek çok kısmı Amerika'da sansürlenmiş, İngiltere'de ise tamamen yasaklanmıştı. Stephen King 'Danse Macabre' (1982) adlı kitabında, kendi çocukluğunda izlediği korku filmlerinden nasıl etkilendiğini anlatırken bu filmden özel olarak bahseder.

FRANKENSTEIN'IN GELİNİ - 1935. Boris Karloff'un Frankenstein canavarı, korku filmleri tarihindeki en trajik figürdür. Bu filmde ise canavar, bu sefer de kendisine bir eş yapması için yaratıcısını tehdit eder. Bazı bakımlardan efemine Dr. Pretorious'un canavara zaten bir 'eş' olduğu fikrinden hareketle bu filmin bir takım 'gay' temaları akıllı bir üslupla aktardığı da söylenebilir. Her bakımdan 1931 yapımı Frankenstein filminden daha iyiydi.

KURTADAM - 1941. Bu filmdeki kurtadam Larry Talbot rolüyle Lon Chaney Jr. ölümsüzlüğe ulaştı ama yardımcı rollerdeki Claude Rains ve Evelyn Ankers de mükemmel performans göstermişlerdi. Jack Pierce'in yaptığı makyaj ise gerçekten muhteşemdi.

KÖTÜ TOHUM - 1956. Kendi annesinin canice cinayetler işleme eğiliminin 9 yaşındaki masum görünümlü kızına da geçmesinden korkan bir annenin öyküsü. Patty McCormick korku filmleri tarihinin en ürkütücü performanslarından birini gösterdi.

SAPIK - 1960. Anthony Perkins ve Janet Leigh'in başrollerde oynadığı Alfred Hitchcock'un bu şok edici başyapıtı korku sinemasında bir devrim yaptı. İlk defa bu filmle birlikte 'insan psikolojisi' korku filminin odak noktasına yerleşmiş oluyordu. Bernard Herrmann'ın performansı filmde hissettiğimiz korkuyu daha da derinleştirdi. Anthony Perkins ise Norman Bates rolünde üç defa daha kamera karşısına geçti ama ilk filmdeki başarısını asla yakalayamadı.

KUŞLAR - 1963. Klostrofobi temasını da içeren 'saldıran kuşlar' teması, Hitchcock'un en iyi çalışması değildir. Gene de akılda kalıcı dehşet sahneleriyle bu film takdir edilmeyi hakediyor. Çiftlik evinde kısılıp kalan insanlar fikri, daha sonra 'Yaşayan Ölülerin Gecesi' filmini etkilemiştir.

ROSEMARY'NİN BEBEĞİ - 1968. Roman Polanski'nin bu filminde şeytani özelliklere sahip bir çocuğun doğumu hem karanlık hem de komik bir öykü çerçevesinde anlatılırken arka planda feminist bir mesaj da izleyicilere iletilir. Mia Farrow ve John Cassavetes'in performansları da takdiri hakediyor.

YAŞAYAN ÖLÜLERİN GECESİ - 1968. George Romero'nun bu müthiş zombi filminde adeta otantik bir belgesel film izliyormuş hissine kapılırız. Daha sonraları bu film pek çok zombi filmine ilham verdi ve hatta 1990'da tekrar çekildi. Zombi kızın kendi babasını parçaladığı sahne, sinema tarihindeki en korkunç sekanslardan biridir.

ŞEYTAN - 1973. William Friedkin'in bu müthiş filmde şeytan tarafından ele geçirilen küçük kızın (Linda Blair) öyküsünü son derece inandırıcı makyaj ve korkunç görüntü efektleri eşliğinde izleriz. 2000'de piyasaya çıkarılan 'geliştirilmiş' özellikli versiyonda bazı korkunç sahneler de eklenmişti ama filmin konteksti içinde bu eklemelerin ne kadar işe yaradıkları tartışılır.

JAWS - 1975. Pek çok genç ve çocuk bu filmi izlerken sinemada gözlerini kapatmaktan kendini alamadı. Bu filmin gösterildiği yıllarda pek çok insan korkudan denize giremedi. Peter Benchley'in romanından uyarlanan ve yönetmenliğini Steven Spielberg'ün yaptığı bu filmin başrollerini Roy Scheider, Robert Shaw ve Richard Dreyfuss paylaşmış, film üç Oscar ödülü almıştı.

CARRIE -  1976. Stephen King'in romanından çok şık biçimde uyarlanıp Brian De Palma tarafından yönetilen bu filmdeki mezuniyet balosu sahnesi o kadar klasik oldu ki sonradan defalarca taklit edildi. 

ELM SOKAĞI KABUSU - 1984. Robert Englund'ın canlandırdığı Freddie cinayete kurban gitmiş bir katil olup, kendisini öldürenlerin çocuklarına -gördükleri rüyalarda- saldırmaktadır. Düşük bütçeyle çekilen bu filmin şaşırtıcı başarısı sekiz gereksiz devam filminin ve bir TV dizisinin çekilmesine yol açtı.

KUZULARIN SESSİZLİĞİ - 1991. Jonathan Demme'nin popüler filminde sergilenen yamyam bir seri katilin kendine has cazibesi çok büyük etki yarattı. Anthony Hopkins'in canlandırmasıyla Hannibal Lecter karakteri sinema tarihindeki en önemli kötü adamlardan biri oldu.

YEDİ - 1995. David Fincher'in bu filmi diğer pek çok korku filminden daha korkunçtur çünkü seyircinin hayalgücüne çok şey bırakıyor. Morgan Freeman ve  Brad Pitt detektif rolünde gerçekten mükemmel.

BLAIR CADISI - 1999. Oldukça emprovize bir tarzda -sanki bir belgesel filmmiş gibi- çekilen bu film 90'ların en gerçekçi ve akılda kalıcı korku filmi oldu. 

En iyi 20 film finali

 
Ingrid Bergman ve Humphrey Bogart'ın başrollerini paylaştığı sinema klasiği Casablanca, tüm zamanların en iyi filmleri arasında yer alıyor.
 
 
İngiliz The Times gazetesi E.T.’den Casablanca’ya kadar "en iyi finale sahip" 20 filmi seçti. ((spoiler))
20- Se7en David Fincher, 1995
‘Kutudaki kesik kafa’ gerçekten de insanı donduracak kadar dehşetli ve unutulmaz bir finaldi.

19- Blair Witch Project Daniel Myrick, Eduardo Sanchez, 1999
Heather’ın son video görüntüleri –ki filmin afişinde de kullanılan görüntü buydu- korkunun ve dehşetin gerçek yüzüydü.

18- Akıl Defteri Christopher Nolan, 2000
Leonard’ın amnezyak bir şekilde intikam peşinde koşması onu seri katile çevirmiştir. Ve bu eylemlerini sürekli tekrarlayarak hayatına devam edecektir. Kendimizi ona ‘sempati’ duyar halde buluruz.

17- Maymunlar Gezegeni Franklin J Schaffner, 1968
Meğerse orası bizim dünyamızmış ve bütün o felaketler bizim dünyamızda gerçekleşmiş. George Taylor (Charlton Heston) acı ve öfkeyle haykırır: “Sizi manyaklar! Mahvettiniz her şeyi! Lanet olsun! Allah hepinizin belasını versin.”

16- Esaretin Bedeli Frank Darabont, 1994
Umutsuzluğun ve haksızlığın en üst düzeye ulaştığı bir hayatın bile bir Meksika plajında mutlu sona ulaşabileceğini düşünmek güzel bir final.

15- Rüzgar Gibi Geçti Victor Fleming, 1939
Scarlett O’Hara (Vivien Leigh) kocası Rhett Butler (Clark Gable) tarafından terk edilirken “Samimi olarak söylüyorum sevgilim, umurumda değil!” lafını da yemiştir. Gene de yıkılmaz. Gözünden bir damla yaş akarken “Onu geri getirmenin bir yolunu bulacağım. Yarın yeni bir gündür.” diyecektir.

14- Doctor Strangelove Stanley Kubrick, 1964
Vera Lynn’in ‘We’ll Meet Again’ şarkısı eşliğinde o patlamaları izlerken Kubrick bize son darbesini indirir.

13- Les Diaboliques Henri-Georges Clouzot, 1955
Amerikan versiyonunu boşverin. Siyah-beyaz orijinal Fransız filminde banyo küvetinden kalkan ve bu görüntü karşısında kadının kalp krizine geçirmesine neden olan o sahne, şeytani planın başarısının da ispatıdır.

12- Oz Cadısı Victor Fleming, 1939
Uzaktaki diyarların dayanılmaz cazibesine karşın Dorothy “Ev gibisi yoktur” diyecek ve kaderini böylece belirlemiş olacaktır.

11- Thelma ve Louise Ridley Scott, 1991
Susan Sarandon’ın gazı kökleyip arabayı uçuruma sürdüğü final sahnesinde içimiz acır ama bir yandan da pişmanlık duymaksızın ve muzaffer bir şekilde ölüme giden bu kızlara saygı duyarız.

10- Altıncı His M. Night Shyamalan, 1999
Filmin anlamını veren sahne zaten finaliydi. Crowe kendisinin de bir hayalet olduğunu öğrenir ve biz seyircilere bu finalin yaratılmasındaki dehaya hayran olmaktan başka yapacak bir şey kalmaz.

9- Olağan Şüpheliler Bryan Singer, 1995
Verbal Kint (Kevin Spacey) hikayenin büyük bölümünü kendisi uydurmuştur, o Keyser Söze’nin ta kendisidir. Ve sadece ‘çenesini ve aklını’ kullanarak serbest kalmayı bilmiştir.

8- İtalyan İşi Job Peter Collison, 1969
Otobüsle kaçış iyi bir fikirdi, ta ki geçirdikleri kaza sonucunda kayaların ucuna savrulana kadar. Ve finali getiren o müthiş cümlede bir ipucu vardı: “Dayanın çocuklar, bir fikrim var..”

7- Bazıları Sıcak Sever Billy Wilder, 1959
Mükemmel bir komedi filmine mükemmel bir final. Jack Lemmon peruğunu fırlatıp “Ben bir erkeğim!” diye haykırınca Osgood’un verdiği cevap sinema tarihine geçecektir: “Kimse mükemmel değildir.”

6- Tiffany’de Kahvaltı Blake Edwards, 1961
Manhattan’da sağnak yağmur altında Audrey Hepburn’un Holly Golightly karakteri umutsuzca kedisini aramaktadır çünkü o kedi kalbini aşka kapatmadığının bir simgesidir. Ancak kediyi bulabilirse George Peppard’in canlandırdığı fakir yazar Paul’le devam edebilecektir. En sonunda kedi bulunduğunda bütün gözler yaşlıdır ve kedinin öfkeli görüntüsü bu sahne içinde son derece komiktir de…

5- Chinatown Roman Polanski, 1974
Özel detektif Jake Gittes (Jack Nicholson) aradığı bütün cevapları öğrenmiştir ama Noah Cross’u (John Huston) durduracak gücü yoktur. Ölümcül sahnenin etrafında kalabalık birikirken ona geri dönmesi söylenir “Boşver Jake, burası Çin mahallesi...”

4- E.T. Steven Spielberg, 1982
Final sahnesinde E.T. Elliott’ın alnına dokunur ve “Ben hep burada olacağım” mesajını verir. Duygusallığın doruk yaptığı bir finaldir.

3- Casablanca Michael Curtiz, 1942
Bogart hayatının aşkına sarıldığında birbirlerini bir daha görmeyeceklerini hem onlar hem de biz seyirciler iyi biliriz. Böyle sert bir adamın içinde bu kadar yumuşak bir ruh olduğunu keşfetmek de bizi ayrıca yaralar.

2- Butch Cassidy ve Sundance Kid George Roy Hill, 1969
“Bir an için başının belada olduğunu sandım” diyecektir Butch. Oysa fonda çalan müzik yaklaşmakta olan felaketi haber vermektedir. Gene de final sahnede görüntü bu iki adamın üstünde donar. Perde beliren cesaret ve deliliğin mükemmel bir portresidir.

1- Carrie Brian De Palma, 1976
O felaketten sağ kalan birkaç kişiden biri olan Sue (Amy Irving), Carrie’nin taze mezarına gelir ve çiçek bırakır. Carrie’nin eli topraktan çıkar ve onu yakalar. Dehşet verici bir kabustur bu, Sue korkuyla uyanır. Ama bu kabus asla bitmeyecektir.